İnsanlar

Hikmet Savatlı - 20 Kasım 2015

Öğretmenin vurduğu yerde gül bitmiyor…

Hikmet Savatlı - 20 Kasım 2015

MARATON VE KORUNCUK

Hikmet Savatlı - 20 Kasım 2015

1979 yılının 1 Nisan günü, bir grup Alman turist, eğlenceli bir şaka yapıp ilk Asya Avrupa Koşusunu gerçekleştirdi. “Dünyanın tek kıtalar arası maratonu” ünvanlı bu koşunun adı 3 yıl sonra “Kıtalar Arası Avrasya Maratonu”; 2013’te ise şehri ön plana çıkarıp tanıtım yapmak amacıyla “İstanbul Maratonu” olarak değiştirildi.

İstanbul Maratonu, Uluslararası Atletizm Federasyonu (IAAF) tarafından 3 kez altın kategoriye kabul edilip; dünyanın en iyi 22, Avrupa’nın en iyi 11 Maratonu arasındaki yerini aldı. 6 Kıta, 119 ülkeden katılım sağlanan dev bir organizasyonuna dönüştü.

Bu sene bu güzel Maratonda ben de yer aldım. 15 Kasım Pazar günü, 37. İstanbul Maratonunda benim için çok değerli bir vakıf olan Koruncuk İzmir için koştum. Sizlere öncelikle kısaca Koruncuk İzmir’den bahsetmek isterim.

1989 yılında kurulan Koruncuk Vakfı’nın çocuk köylerinde mahkeme kararı ile korunmaya muhtaç çocuk olarak tanınan çocuklar yaşıyorlar. Çocuk Esirgeme Kurumu’nun işbirliği içinde olduğu ilk ve tek vakıf Koruncuk Vakfı, İstanbul Bolluca’daki çocuk köyü aracılığıyla bugüne kadar 300 çocuğa aile olmuş.

Benim de bağış toplama amacı ile Maraton’da destek verdiğim, İzmir Urla’da Ocak 2016’da inşaatına başlanacak Koruncukköy İzmir 100 koruncuğa yuva olacak. Koruncuk İzmir’de bizler, kurmaya çalıştığımız çocuk köyüne maddi/manevi destek bulmak; koruncuklara ışık olmak için çalışıyoruz. Bir çocuk değişir dünya değişir felsefesi ile büyük heyecan yaşıyoruz. İstiyoruz ki korunmaya muhtaç çocuklar da bizim çocuklarımız gibi aydın bir geleceğe sahip olsun; kendi ayaklarının üzerinde özgürce, sevgi dolu bir hayat yaşasın.

Sabah 9.10’da başlayacak koşu öncesi köprünün Anadolu tarafındaki gişelerin gerisinde start çizgisinin arkasında konuşlandırıldık. Belki milyonlarca kez geçtiğim köprüden hayatımda ilk defa yürüyerek geçeceğim, tarihin bir parçası olacağım ve bunu yaparken Koruncukköy İzmir’in Urla’da kuracağı çocuk köyüne yardım edeceğim için çok mutluydum. Etrafıma baktığımda farklı amaçlar için koşan tecrübeli koşucular taktiklerini belirlerken yaşadığım an bana Without Limits filminden sahneler gibi geliyordu. Belki benim göremediğim bir tarafta Steve Prefontaine ayakkabılarının iplerini sıkı sıkı bağlıyordu.

Kimin ciddi, kimin eğlence peşinde olduğu ilk bakışta kılık kıyafetlerinden belli oluyordu. Ben işin ciddi tarafının ciddi olmayan tarafına yakın biri olarak bilinçli bir kaplumbağa edası ile kendimi yormadan hedefe doğru yürüyeceğimden emindim. Amacım yardıma muhtaç çocuklar için farkındalık yaratarak kendimi denemekti.

Yarışın başlaması ile birlikte ciddi koşucular hızlıca önden çıkış yaptıklarında, biz “yürüyücüler” cep telefonlarımızı hazırlayıp köprü ve manzaranın keyfini çıkarmak üzere yürümeye başladık. Bu noktada 10 km yarışını birinci tamamlayan kişinin yaklaşık 35 dakikada bitirdiğini; bizim ise köprüyü bir buçuk saatte geçtiğimizi düşünürsek pek de derece odaklı olmadığımız anlaşılır sanırım.

Hava bahardan kalma, bulunduğumuz yer iki kıta arası olunca; bize kalan, bu anı elimizden geldiğince beynimize kazıyıp, telefonlarımızla ölümsüzleştirmek olacaktı.

Boğazın güzel manzarasının yanında bir de memleketten insan manzaraları vardı. Boğaziçi Köprüsü’nde halı üzerinde piknik yapan insanlar, kemençe çalarak horon tepen taraftar grubu ve gözlerime inanamayarak birkaç kez dönüp baktığım kınalı keçi!

Köprüden çıkıp Barbaros bulvarına geldiğimizde, coşku ile çalan davullar içimizdeki ateşi alevlendirirken, 5 km kemerindeki kameralara gülümsemeyi ihmal etmedik. Yıldız yokuşunu geçip Dolmabahçe’ye geldiğimizde, maraton için kapalı olması gereken yolda yaprakları süpüren çöpçülerin arasından geçerken kafamda Erkin Koray şarkıları çalıyordu.

Meclis-i Mebusan Caddesinin bitimine geldiğimizde etrafta kimseler kalmamıştı. Hoparlörlerden gelen “sen yaparsın” gibi motivasyonlar gülünçtü. Bu sırada nereden çıktığına anlam veremediğim, yarış parkurunun içerisinde yolcu toplayan belediye otobüsü, yanımdan 42 km maraton koşucusu gibi geçerken kafamda Unbroken filmindeki sahneleri canlandırdı.

Bitişe yaklaşırken geri sayım tabelalarını görmek, Postacı filmindeki Kemal Sunal gibi hissedip adımlarımı hızlandırmama yol açsa da başarıya giden yolda kendime inanmamı kolaylaştırıyordu.

Son kilometrede, Galata’dan Eminönü’ne geçerken köprü üzerindeki balıkçılar, Haliç ve İstanbul kartpostal gibiydi. Son düzlükte, kafamda Ali Kayakıt at yarışı anlatırken, telefonum çaldı. Arayan sevgilimdi; maratonu tamamladığını, şarjının bitmek üzere olduğunu, etrafında kimsenin olmadığını söylediği anda şarjı bitti. Telefon kapandığı an Forrest Gump gibi koşmaya başladım. Neyse ki buluşmamız uzun sürmedi.

Maratonda her şey film sahneleri kadar renkli değildi ne yazık ki… Eksik, aksak birçok şey de yaşandı. Her ne kadar gerilerden gelmiş de olsam, göğüs numaram ve azmim ile bu yarışın sonuna kadar içerisindeyim. Geçtiğim yerlerde su ve sünger noktalarında yeller esiyordu. Üç saat yasal süreli Maratonu 2 saat 45 dakikada bitirdiğim halde bitiş çizgisi ve chip okuma kaldırılmıştı; bu nedenle resmi olarak yarışı bitirmemiş görünmekteydim. Gururla bitirdiğim maratonda madalyamı bile savaşarak almak zorunda kaldım.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, Avrupa yakasında Sultanahmet ve Taksim Meydanlarını buluşma noktası olarak belirleyip, oradan katılımcıları başlangıç noktasına taşıyıp, Anadolu yakasında herhangi bir yer belirlememesi bana biraz Hezarfen Ahmet Çelebi’yi anmak gibi geldi. Zira biz Maraton noktasına yalnızca birkaç yüz metre uzakta Beylerbeyi’nde olduğumuz halde, Boğaziçi Köprüsü de kapalı olduğu için uzun zahmetlerle Taksim Meydanı’na gitmek zorunda kaldık. Taksim’de bizi alan belediye otobüsleri, bizim hiç uğraşmayıp yürüyerek dahi gidebileceğimiz köprü ayaklarına bıraktı. Organizasyonda yaşanan bu gibi yanlışların bir yıl sonraki maratonda çözümlenmesini umuyorum.

Hiç hazırlıksız, spor ile alakası olmayan biri olarak; bu maratona Koruncuk İzmir adına katılmak benim için çok güzel bir duyguydu. Koruncuk İzmir Başkanı Sayın Işıl Nişli’ye, değerli kardeşim Barış Kaşka’ya, biricik eşim Ayşın Akyarlı Savatlı’ya ve bu güzel amaca dahil olmamı sağlayan adını yazamadığım herkese çok teşekkür ederim. Bu güzel insanlar ne yapıyormuş diye merak ederseniz internet sitelerine bir göz atamanızı öneririm. İmkanlarınız doğrultusunda yapabileceğiniz maddi/manevi her türlü yardım hakkında bilgi alabilirsiniz. Seneye imkan ve fırsatım olursa; biraz da antreman yaparak İstanbul Maratonu’na tekrar katılmak istiyorum. Belki İzmir’de biz de bir Maraton düzenleriz. Ne dersiniz, güzel olmaz mı?

Sevgilerimle

Hikmet SAVATLI