Bir teneke Kına…

Hikmet Savatlı - 14 Nisan 2015

Soru –Cevap!

Hikmet Savatlı - 14 Nisan 2015

#taylanınyolu

Hikmet Savatlı - 14 Nisan 2015
city-mersin-hikmet-savatli-bir-teneke-kina-600x330
city-mersin-hikmet-620x330
walking-alone

Sabahın soğuk saatleriydi, güneş bulutlar arasından gözlerine vuruyordu. Önünü tam göremiyordu, ceketinin yakasını kaldırarak atkısını ağzına doğru çekti. Kafasını, güneşten kaçmak için yere doğru eğdiğinde yerde bir bilet gördü! Aslında böyle şeylerle ilgilenmezdi, ama merakla eğilerek bileti yerden aldı.

 

Asrın tiyatrosu, buralara yakındı üstelik bilet bu akşamki bir oyunaydı. Etrafına bakındı… Belki sahibi gelir alır diye bileti yüksekçe bir yere koydu. Saatine baktı, otobüsün gelmesine on iki dakika vardı. Durak olduğu yerden göründüğü için rahattı. Telefonundan “uçurtmanın kalbi” diye arattı. Şöyle bir bakındı, o sırada uzaktan gelen otobüsü gördü. Telefonunu kapatarak sıraya doğru ilerlerken, şiddetle esen rüzgar bir anda bileti koyduğu yerden havaya uçurdu. Bileti alan olmuş mu acaba diyerek geriye döndüğünde, burgulu hareketlerle hızlıca yükseklik kazanan bilet şansından göğsüne yapışmıştı.

 

Bileti yerine koysa otobüsü kaçıracaktı, istemeyerek de olsa bileti cebine attı. Akşam bir şeyler bulamazsam giderim belki, hem Asrındaymış zaten sarmazsa iki bira yuvarlayıp eve dönerim diye düşündü. Çıkarı cep telefonunu, arama sonuçlarına tekrardan bir göz atacağı sırada, yaşlı bir teyze otobüse bindi. Hınca hınç dolu olan otobüste, teyzenin binmesi ile beraber bakışlar, dışarıya ya da cep telefonlarına yöneldi. Gözünü kapatarak uyuma numarası yapanlar, yanındaki sohbeti koyultanlar. Sanki teyzenin hayaleti binmişti otobüse. Teyze eski toprak dedikleri tipten! Gözlerinde yaşama ateşi var. Kimseye muhtaç değil, dağ gibi dimdik, sımsıkı tutunduğu tutacaktan levye ile sökemezsin sanki. Tam ayağa kalkacak gibiyken, teyzeden genç çoğunluktan yaşlıca bir amca buyur abla gel otur dedi kadına. Kimse oralı bile olmamıştı, otobüsün başka bir durağa yaklaşması ile yerlerinde zıplayıp, oturdukları yeri iyice ısıtan vurdumduymaz yolculara yenileri eklendi.

 

-Bari şu amcaya yer vereyim diye geçirdi içinden, ama sonra salla gitsin dedi! Döndü kendini başka dünyalara bağlayan küçük penceresine. Cep telefonuna baktığında internet paketinin bittiğini gördü. Kontör de kalmamış, yerlerde sürünüyordu! Gelsin çaldır kapatlar, gitsin ödemeliler! Müzik dinlerim ne yapayım dedi kendi kendine. Taktı kulaklıklarını, gözünü en uzaktaki noktaya paralize olmuş gibi dikerek kendince moda girmeye çalıştı.

 

Duraklar geçiyor, her durak da başka bir hikaye otobüse binerken diğeri iniyordu. İneceği durağa yakın, eline montu ve evrak çantasını alarak yerinden kalktı. Pardon, affedersiniz ve nezaket kibarlığı ile kapıya kadar geldi. Kapıdan indiği zaman, sırtında sırt çantası olan üç çocuk ona çarparak yanından geçti. Yere dökülen evrak çantasının içinden sabaha kadar uğraştığı raporların bir kısmı yere düştüğünde, piçler! Diye bağırdı. Dikkat etsenize lan! Hiç mi ananız babanız size terbiye öğretmedi diye bağırdı. Çocuklar, hiç oralı olmadan gülerek kaçtılar!

 

Çaresizlik ve küfürler içerisinde söylenerek yerdeki kağıtlarını toparlamaya başlayacağı sırada rüzgar bazı kağıtlarını gökyüzüne savurdu. Yerdekileri telaş içerisinde bir çırpıda toparladı, ama uçuşan kağıtları yakalaması kolay olmayacaktı. Bir yandan kağıtlara bakıyor, zıplıyor, söyleniyor, gelen geçenden yardım istiyor fakat kimseden yardım göremiyordu.

 

Bir arkadaşının tavsiyesi ile çalışmaya başladığı şirketin AR-GE bölümünde çalışıyordu. Tüm gece sabaha kadar uyumayarak yaptığı raporun, saat 9.30’da sunumunu yapacaktı. Zaten heyecanlıydı, bir de bunlar başına gelmişti. Yapacağı sunum hayatını değiştirebilirdi.

 

Kağıtlarını toparladıktan sonra şirket binasına doğru yöneldi. Kartını basıp makinadan geçtiği çok katlı plazalardan birisiydi burası. Güvenlik ile göz temasından kaçınarak açık ama dolu olan asansöre doğru koşar adım ilerliyordu ki kapı kapanmaya başladı.

-“bir dakika, durun!” diye bağırsa da geç kalmıştı. Başka bir asansör yakalaması gerekecekti. Nefes nefeseydi, saatine baktı, 9.26’yı gösteriyordu. Artık odasına uğrayamayacaktı; sunumun stresi, kovalamaca, koşuşturmaca ile asansörün düğmesine sık sık basarken buldu kendini. Bir yandan söyleniyor diğer yandan da kendisinin işine yarayacak beş – on dakika için tanrıya yalvarıyordu! Sesi biraz fazla yükselmiş olacaktı ki güvenlik

-“Taylan Bey!” diye onu uyardı. Montunu çantasını tuttuğu sol koluna atarak arkasını döndü ve güvenliğe pardon dercesine sağ elini kaldırdı. O sırada asansörün sesini duyarak hızlıca arkasını döndüğü sırada Ceren ile çarpıştı.

 

-“çok özür dilerim beyefendi! İstemeden oldu” derken; utangaç bir halde, hiç tanımadığı, birinin üzerine sıcak kahve döken biri olarak çok utanmıştı! Taylan sinir krizi geçirmek üzereydi, toplantıya yetişmesine dakikalar kala üzerine dökülen sıcak kahveden ötürü gözlerinden ateşler çıkıyordu.

 

-“önemli değil hanımefendi, gerçekten!” diye sert bir şekilde söylemesine rağmen Ceren elindeki peçete ile Taylan’ın ceketini kurulamaya çalışıyordu.

 

-“Nedim Bey, peçete alabilir miyiz lütfen?” diye seslendi. Şişman güvenlik sanki bu anı beklermişçesine, onların yanlarında, elinde bir rulo peçete ile bitiverdi.

-“Buyurun Ceren Hanım, Taylan Bey geçmiş olsun”,

-“teşekkür ederim Nedim Bey”, diyerek peçeteyi aldı. Kocaman bir parça ile ıslaklığı almaya çalışırken,

-“Ceren Hanım, teşekkür ederim gerçekten bir sorun yok şimdi gitmeliyim!” dedi Taylan ve kapanan asansöre kendini attı. Sinirden kudurmak üzereydi, çantasını yere attı aynada kendini kontrol etti. Tabiri caizse dalmaçyalı köpeği gibi görünüyordu! Ceketimi hiç çıkarmaz düğmelerimi açmazsam belki durumu kurtarabilirim diye düşündü.

9.35 de toplantı odasının önündeydi, kapıyı çaldı ve bin bir özür ile içeri girdi.

-“İşte Taylan Bey sonunda bizlere şeref verdi!” dedi patronu. Pislik herif, 7/24 bu aşağılık herif için çalışıyorum bana yaptığı muameleye bak! Allah’ın cezası diye geçirdi içinden. Hızlıca bilgisayarın başına geçip buluttan sunum için hazırladığı dokümanı açtı.

Toplantı bittiğinde herkesin yüzü gülmesine karşın Azim Beyin muşmula suratı her zamanki gibi asıktı. İnsanlar toplantı odasından çıkarken, eşyalarını toplayan Taylan’a

-“sen kal” dedi!

-“Buyurun Azim Bey!” dedi. Sakinliğini korumaya çalışıyordu. Toplantının stresini attığına sevinmesine karşın sıcak kahvenin döküldüğü yerler canını hayli yakıyordu.

-“ sana memnuniyetsizliğimi nasıl anlatabilirim Taylan Efendi! Toplantıya geç geliyorsun, leş gibi kokuyorsun, bu üstünün başının hali ne?” diyerek çıkıştı.

-“Efendim size dur…”

-“sözümü kesme Taylan! Bu sana son ihtarım, bir daha ne toplantıya ne de bu şirkete bu halde gelmeyeceksin anlıyor musun beni!”

-“Ama Azim Bey!”

-“Ne aması Ulan! Ne aması! Özür dileyeceğin yere hala konuşuyorsun!” diye sesini yükselterek Taylan’a doğru iki adım attı. Sol elinin avucunu açarak ona doğru sallıyordu. Kravatı şişman göbeğinin üzerinden sallanıyordu, kıpkırmızı olmuştu sinirden.

-“izin verirseniz kendi…”

-“Taylan çık git buradan eğer bu işi alamazsak sana sorarım ben! Git üstünü başını düzelt, bu gün gözüme görünme! Toplantı notlarını akşam masamda istiyorum!” dedi ve onun konuşmasına izin vermeyerek kapıyı çarpıp çıktı!

Taylan kalp atışlarını kontrol edemiyordu, rahatlamak için kravatını biraz gevşetti ve gömleğinin üst düğmesini açtı. Ceketini çıkardığında, camdan yansıyan dalmaçyalıya benzeyen halini görünce sandalyelerden birine tekme attı. Tekerlekli olan sandalye yerde kayarak büyük bir gürültü ile duvara çarpıp geri geldi! Kravatını çıkardı, çantasını, ceketini paltosunu aldı ve kendi çalışma bölmesine gitti. Eşyalarını masasına atarak tuvalete yöneldi, üstünü başını temizleyip yüzünü yıkarsa belki rahatlayabilirdi. Tuvalete kadar yürüdü bu sırada hiç kimse ile göz göze gelmediğini fark etmedi. Bir peçeteyi biraz ıslatarak kahve lekesini gömleğinden çıkarmaya çalıştı.

Lekeler kaybolmasa da, renk olarak biraz hafiflemişlerdi. Saatine baktı 12’ye geliyordu gidip bir şeyler yiyeyim diye düşündü. Belki kendime bir gömlek alsam daha iyi olur dedi hatta.

Etrafta bulunan mağazaları düşündü, aklında kalan katalog resimlerini ve üzerindeki kıyafet ile uyumlu olması açısından kafasında bir gömleği beğendi. Hızlıca bölmesine giderek paltosunu aldı ve asansöre yöneldi. Paltosunu giyerek lekeleri gizleyebilmiş olmasına karşın insanlarla bu halde karşılaşmamak için etrafından ziyade konsantre bir şekilde yere bakarak asansöre binmişti.

Asansörden inmeden önce önünde o manyak kadının olmadığından emin olmak için ağır adımlarla etrafını kolaçan ederek indi. Kartını turnikeden geçirerek şişman güvenlikçinin sırıtkan bakışından kaçarak hızla çıkış kapısına yöneldiği sırada dönerli kapıdan üzerine kahve döken kadını gördü. Kahve dökülen yerleri şiddetle zonklamaya başladı. Adımlarını yavaşlatarak ondan kaçacağı sırada,

-“Taylan Bey bir dakika lütfen!” diyerek yanına gelen Ceren’e,

-“buyurun hanım efendi, eğer yine bana bir kahve dökecekseniz şimdi kendime yeni bir gömlek almaya gidiyorum yarım saat sonra asansörün önünde buluşalım!” dedi.

-“Taylan Bey çok üzgünüm, isteyerek olmadı.” Dediği zaman elindeki poşeti kendisine uzattı. –“beden ölçünüzü bilemediğimden kendi kafama göre aldım, umarım beğenirsiniz…” Taylan şaşırmıştı, bu güne kadar hiç böyle bir olay ne yaşamış ne görmüştü. Genelde kuru bir özürün her yaraya merhem olarak kullanıldığı dünyada. Bu deli kız gidip ona bir de gömlek almıştı.

-“teşekkür ederim” diyerek heyecanını ve utancını gizlemeye çalışmıştı. Sinirleri yatışmış diğer bir yandan mahcup olmuştu. –“madem öyle dökülen kahvenizi de ben telafi edeyim” diyerek yan tarafta bulunan kafeyi gösterdi.

Kahveler ısmarlandıktan sonra, Taylan bana iki dakika müsaade edin üzerimi değiştireyim dedi. koşar adım tuvalete doğru yöneldi, elinde Cerenin onun için aldığı gömlek torbası ile beraber. Ergen bir çocuğun ilk doğum günündeki heyacanı ile yırtarak açtı hediyeyi. Beyaz zemine pembe, mor ve mavi şeritleri olan, kareli bir gömlekti. Delikanlı adamdı Taylan! Pembe ne demekti? Kafasında hiç böyle bir gömlek almak olmamasına karşın mecburiyetten söylene, söylene gömleği giydi. Şöyle bir kendine baktığında kravat takmamasının daha iyi olacağını düşündürerek, eski gömleği ile beraber onu poşete koyduğu esnada eline ser bir şey geldi.

“kalemim, tabi!” diyerek gömleğinin cebinden kalemini aldığı sırada bileti gördü. İlginç bir şekilde bilet lekelenmemişti. İkisini de eline alarak masaya geri döndü. Paltosunu yandaki sandalyeye koymak üzere bilet ve kalemini masaya koyduğu sırada, Ceren

-“uçurtmanın kalbi’nin çok güzel olduğunu duymuştum ama bir türlü bilet bulamamıştım” dedi. Taylan önce anlamadı, sonra bileti görünce –“ha o mu, sabah bilet beni buldu!” diyerek başından geçenleri anlattı.

-“iki kişilikmiş, umarım eğlenirsiniz.” Dediğinde gözlerinin içi gülüyordu. Taylan şöyle bir düşündükten sonra, -“isterseniz akşam Asrın’da buluşalım ya da siz gitmek isterseniz bileti size verebilirim” Ceren –“Akşam buluşuruz” deyince Taylan yüzündeki gülümsemesini saklama ihtiyacı hissetmedi. Telefonlar alınarak akşam buluşmak üzere sözleşildi.

6.30

Taylan evden çıkmadan önce biletin saatini bir kere daha kontrol ettiğinde en altta “lütfen okunmuş bir kitap getiriniz” ibaresini gördüğünde evdeki kütüphanesine yöneldi. Okuduğu ince kitaplardan bir tanesini alarak tiyatroya doğru yürürken Ceren’e mesaj atacaktı ki konturunun olmadığını anımsadı.

Yolda bir bayiye girerek kontur alıp “Ceren Hanım, bilette okunmuş bir kitap getirmemizi söylüyor, hatırlatmak istedim J” yazıp gönderme tuşuna bastığı sırada Asrın’ın önüne gelmişti. Oyunun başlamasına bir saat vardı daha.

Taylan, tiyatronun yanındaki Teatral Cafe’ye oturduğunda, cep telefonuna mesaj geldi, Taylan Bey, kitabımı aldım yoldayım. Sizinle içeride buluşuruz!” yazıyordu. Taylan içeri sanıl girecek acaba? Diye düşünürken bir an “ekildik mi?” acaba diye duraksadı. Salla gitsin zaten bu oyuna gelecektim ne kaybettim ki diye düşündü!

Oyunun başlamasına daha yarım saat vardı, bir çay isteyerek daha önce okuduğu kitaba bir göz atmak istedi. Çoğu insan kitapları okur geçerken Taylan, beğendiği yerleri işaretler hatta zaman zaman kitap üstüne notlar alırdı. Yıllar önce okumuştu Simyacı’yı bakalım Santiago onu özlemiş miydi?

Santiago ile aralarında gizli bir bağ olduğunu düşünürdü, anne ve babası da Taylan’ın sürekli okumasını ve iyi bir tahsil ile bu dünyaya faydalı olmasını istemişler fakat Taylan’ın hep başka hayalleri olmuştu.

Rast gele bir sayfa çevirip kendi notlarını buldu. Romandaki Arap çocuğa güvenmemiş olacak ki, o kısımda ben olsam ona güvenmezdim yazmış. Biraz daha çevirdiğinde kitabın hatırlayamadığı paragrafları yeniden okuyarak o yaşındaki düşüncelerini eleştirdi.

Saatine baktığında oyunun başlamasına beş dakika vardı. Telefonunu kontrol ederek bir mesaj yada bir arama olmadığını görerek kitabını ve notlarını topladı. İçtiği çayın parasını masaya bırakarak tiyatroya doğru yürüdüğünde Ceren’den hala bir iz yoktu.

“sağlık olsun!” diyerek içeri girdi. Eski zamanlardan kalma neredeyse 100 yaşını aşmış bir tiyatroydu burası. Duvarlardaki fresk ve tablolar, yılların şahitliğini her gün ya da her oyun yeni insanlara anlatıyorlardı. Taylan etrafına bakarken, birden bire “uçurtmanın kalbi” isimli oyunun afişini göremediğini fark etti. Kapıdaki görevliye giderek, bir arkadaşının geleceğini, gerekirse onun biletini gişeye bırakabileceğini söyleyerek oyunun hangi salonda oynandığını sordu.

Yer Gösterici, “Taylan Bey! Sizsiniz, değil mi?” diye sorduğunda, Taylan şaşırarak kafa sallamıştı.

-“Ceren Hanım ile görüştük, sizi salona ben götüreceğim, buyurun lütfen…” diyerek eli ile ona yolu gösterdi. Kırmızı altın işlemeli bol düğmeli klasik ve bir o kadar komik bir elbisesi, yaşlı yüzünde ise kocaman ve beyaz bir bıyığı vardı. Birlikte eski tarz el ile açılan demirleri olan ir asansörün başına geldiklerinde. Taylan merakını gizleyemeyerek,

-“çocukluğumdan beri buraya gelirim ama bu asansörü hiç görmedim, oyunun afişini de göremeyince korktum” deyiverdi. Yer Gösterici ona asansörün aslında hep burada olduğunu sadece “uçurtmanın kalbi” gibi özel oyunlar için Dâri Celal Salonunu kullandıklarını anlattı. afiş konusunda ise “parton afiş sevmiyor” diye ekledi. Taylan gülecekti ama gülemiyordu, zira bu oyunlar hep para kazanma üstüne yapılıyordu. Tiyatro kendini nasıl döndürecek? oyuncular maaşlarını nasıl alacak? Gibi onlarca soru kafasından yıldırım hızı ile geçerken bir de “parton afiş sevmiyor”muş! Buna neremle güleyim diye düşündüğü sırada asansör büyük bir ses ile diye durdu.

Yer Gösterici önce kontrol bölümünden bir kolu kendine doğru çekti, sonra cebinden içinde yüzlerce anahtar olan büyükçe bir halka çıkararak, asansörün kapısının kilidini açtı. Cebinde ki anahtarları her zaman karıştırmış biri olarak Taylan hep merak ederdi, hangi anahtar hangi kapının, neden hiçbir zaman duraksamadan şak diye bütün kapıları açarlardı?

Yer Gösterici , Taylan’dan montunu vestiyere vermesini rica ederken yanında getirdiği kitabını ve biletini almasını öğütlemişti. Taylan hiç böyle bir yere daha önce gelmediğinden ne dense yapıyordu fakat korkmaya başlamıştı. Kafasını kaldırdığında Dârı Celal yazan salonun kapısını açan Yer Gösterici  kapı girişinde bekliyordu. Anahtarları tuttuğu eli arkasında diğer eli ile kapıyı tutuyordu.

-” Taylan Bey buradan ama girmeden önce bilet ve kitabınızı almalıyım” Taylan tereddüt etmeden kitap ve biletini verdi ama kafasında bir takım sorular vardı, neden kitabını alıyorlardı? Bu noktaya kadar neden Yer Gösterici  biletine bakmamıştı?

Bilette koltuk numarası yoktu, Taylan içeri girmeden önce hangi koltuğa oturacağım diye soracağı sırada salonun karartılmaya başladığını fark etti. –“Işığı takip edin sağ baştaki dördüncü koltuk” diyerek Taylan’ın ardından kapıyı kapattı.

Işığı takip ederek sağ taraftaki boş koltuğa oturdu. Salondan çıt çıkmıyordu. Tam şöyle bir etrafına bakacaktı ki, gong çalarak perde kalkmaya başladı. Perdenin altından sızan ışık gözünü aldığından etrafını göremiyordu.

Oyun sahnede bir kadının yatakta avaz avaz bağırması ve etrafındaki kadınların koşuşturmaları ile başlamıştı. Sahnenin diğer yarısında, paravanın arkasında, bıyıklı bir adam elinde ceketi ve köstekli saati ile oturuyordu. Her çığlıkta biraz daha heyecanlanıyor, korkuyor, gelen geçen hemşirelere karısının durumunu soruyordu.

Taylan heyecanlanmıştı, adamın babasına kadının annesine benzediğini isimlerini duyduktan sonra fark etmişti. Birden bire kendini sahnede buldu. Bulunduğu yerden kendini görebilmesine görüyordu ama etrafında kendi oturduğu koltuktan başka koltuk olmadığını görünce iyice bir şaşırdı!

Sahneye ne zaman geldim ben diye düşünürken, annesinin yüzünü gördü. Ne kadar güzel bir kadındı. Canım annem diye sarılacak oldu, ama hemşireler onu ilk banyosunu yaptırmak için oradan götürdü. Onu hastane beşiğine yerleştirip annesinin yanına götürürken babasının yanından geçtiğini fark etti. Babasının gözleri yaşlıydı, zira annesi doğum sırasında vefat etmişti. Bu yüzden onu bir süre başka bebeklerle birlikte bir odaya koyduklarını gördü.

Heyecandan ve korkudan bayılmıştı, kendine geldiğinde, hastane beşiğinde camda babası, dedesi ve amcasını gördü. Ağlamaklı gözlerle ona bakıyorlardı. Kapadı gözlerini bu gördüklerinin bir rüya olmasını diledi. O esnada kulağında dedesinin sesi yankılandı, “senin adın Taylan, senin adın Taylan, senin adın Taylan…

Kapattı gözlerini tanrım yeter artık uyanmak istiyorum diye bağırdığında kendini ilkokul sırasında siyah önlüklü çocukların arasında buldu. Koskocaman sınıfta herkes ikişerli üçerli otururken o tek başına oturuyordu. –“Gel bakalım Taylan!” dedi öğretmeni. 98 kişilik sınıfta kara tahtanın önünde yapayalnız dikiliyordu. Sınıf öğretmeni, buz gibi sınıfta katalitik sobayı kendi önüne çekmiş, öğrencilerden birine omuzlarını ovdururken, elindeki tahta cetvelle oynuyordu. Söyle bakalım Taylan 7×8 kaç eder? Taylan içinde bulunduğu şok ile cevap verememişti. Heyecanlanmıştı, korkmuştu, onca kişinin önünde adını sorsalar unutacaktı, cevap veremedi. Öğretmen; “bir kere daha soruyorum 7×8 kaç eder?” Taylan kekeleyerek sorunun cevabını bulmaya çalıştığı sırada öğretmen peki 8×7 diye sordu! Taylan 8’leri daha ezberleyemedim diye cevap verince gel bakalım dedi, eli ile katalitik sobayı hafifçe onun geçebileceği kadar itti. Taylan ne olacağını anlamıştı, her zaman olduğu gibi soruyu bilemedi diyerek o tahta cetvelle elleri patlayıncaya kadar dayağı yiyecekti! Öğretmen cetveli havaya kaldırdığında tüm sınıftaki gözler cetvel ile birlikte yükselip aşağı hızla inmişti. Taylan acı ile gözlerini kapatıp açtığında kendini okul arkadaşları ile okuldan kaçtığı bir gün yaşadığı şehrin kalabalık kent merkezlerinden birinde buldu.

Üç arkadaş okulu kırmışlardı o gün, delicesine atari salonuna koşarken yolda otobüsten inen bir adama çarptıklarında adamın elindeki kağıtları nasıl da uçurmuşlardı. Adam onlara o kadar kızmıştı ki, arkalarından ettikleri küfürleri birbirlerine ederek tüm gün eğlenmişlerdi.

Nasıl olur daha bu sabah bu çocuklar bana çarpmıştı diye düşünürken arkasındaki otobüs birden bire hareket ettiğinde sahnede kendi üniversitesi vardı. Heyecan ile arkadaşları ile kağıt oynadığı okulunun kantinine koşar adım yürüdü.

Abant İzzet Baysal üniversitesi makine bölümünde okuyordu ve ikinci sınıftaydı. Kantinde arkadaşları anlamsız bir kavgaya karıştığı gün o, onları orada bırakıp usulca ortadan kaybolmuş, yaralanan arkadaşı birkaç gün sonra vefat etmişti. O gün kavgadan kaçmasa belki arkadaşı hala yaşıyor olacaktı. Keşke gitmeseydim dediği gün sahnede bir kapı açıldı. Oraya doğru gittiğinde arkadaşının cansız bedeni morg tepsisinde yatıyordu. İstemeyerek içeri girdiğinde kapı arkasından kapanmıştı!

-“bö!” dedi birden bire Kemal. Taylan korkudan ölmek üzereydi, başparmağı ile dişlerinden kendini yukarı itti ve bir tokat attı kendine!

-“korkma be kardeşim, ölümlü dünya işte, bir gün olacaktı zaten” dediğinde Taylan’ın gözünden bir damla yaş gelmişti, -“Kardeş keşke gitmeseydim yanında olsaydım…” dediğinde Kemal morg tepsisinden ayağa kalkarak Taylan’a sıkıca sarıldı. –“ben seni affediyorum kardeşim, Allaha emanet ol!” diyerek kilitli kapıyı açarak sahneden dışarı çıktığında Taylan ağlıyordu.

Ardından kapıya koştu! Çıkarın beni buradan yeter atık nasıl bir oyun bu imdat! Diye bağırdı! Kendini oturduğu yerde görebiliyordu. Sahneden inemiyordu, sanki görünmez bir duvar onun oradan inmesini engelliyordu. Kapıyı yumrukladığı sırada, genç bay eğer bu kadar korkuyorsanız neden buraya geldiniz diyen bir kadın buldu!

Biraz düşündü ve kadının kim olduğunu hatırlamaya çalıştı. Yaşlı kadın ona bir takım sorular soruyor Taylan ise sorulara bilgisi dahilinde cevaplar veriyordu. İlk iş görüşmesi için iyi bir mülakat olduğu kanısındayım Taylan Bey umarım siz bu şirkette iyi yerlere geleceksiniz. Sizi arayacağız dediğinde, hatırladı. Aslında hala iyi bir yere gelememişti, istediği hiçbir pozisyon ona verilmemiş, verilmediği gibi herkesin onu kullandığı ve herkesin işini kendi yaptığı hissine kapılmıştı.

Teşekkür edip odadan dışarı çıktığında kendini son derece sinirli bir şekilde toplantı odasında bir çalışanına bağırırken buldu! Neden bağırdığını hiç bilmiyordu, ama bağırıyordu işte! Zavallı çocuğun konuşmasına bile fırsat vermiyordu! Çocuk tüm alımı berbat edebilirdi, neden ona güvenmişti hala kendini sorguluyordu. Açılan kapıyı hışımla çarparak kendini odasında buldu, masasında bu sabah üzerine kahve döken Cerenin fotoğrafı vardı. Yaşlılığı olsa gerek diye düşündüğü, düşünceli görünen resmine, baktı, iki resmin arasında kendi gibi düşünceli, Ceren gibi güzel bir çocuğun resmi vardı. Fotoğrafa bakarken çerçevedeki yansımasının yaşlanmış olduğunu fark edince boğazı düğümlendi.

Daralmıştı kendini dışarı atmak, temiz hava almak istemişti! Odanın kapısına koştu kapıdan çıkar çıkmaz kendini bir belediye otobüsünde buldu daha da yaşlanmıştı otobüs hınca hınç doluydu, ayakta kalmıştı, etrafına bakındı boş bir koltuk görebilmek umudu ile ama nafile. Tüm gençler kafaları önde etrafından bir haber vaziyette önlerine bakıyor arkadaşı olan onunla sohbet ediyor çift olanlar eşlerine yer vermiş ihtiyar delikanlılar gibi mağrurla ayaktaydı. Bir an sanki gençliğini görür gibi oldu ama “olamaz!” dedi. Hemen durabilmek için düğmeye bastı otobüsten kendini dışarı attığı sırada, bu sabah üzerine kahve döküldüğü anda buldu. Askında kıza çarpanın kendisi olduğunu anlayınca utandı.

Birden bire sahne ölüm sessizliği ile birlikte karanlığa büründü. Sahnenin salona inen merdiven tarafında karanlığın içinde bir kapı belirdi. Yaşadıklarına bir anlam veremeden ışığa doğru yürüdü daha başka anı istemiyor tek istediği buradan çıkmaktı.

Taylan koşuyor ama kapı o koştukça giderek ondan uzaklaşıyordu. Ömrünün en uzun yolunu, en kısa zamanda koşması gerektiğini hissetti, bacaklarına ağrılar giriyor kalp atışları gittikçe hızlanıyordu. İçindeki umut onu ayakta tutarken atlayıp kapıyı tutabileceğini fark etti. Ne yaşadığını hala anlayamamıştı.

Alacakaranlık kuşağından sahneler yaşıyordu! Alt tarafı yolda bulduğu bilet ile kötü bir günün ardından rahatlamaya gelmişti. Üstelik ekilmişti! En azından gelmeyeceğim diye bana mesaj atabilirdi diye düşündüğünde kapıyı yakaladı. Işıktan gözleri kamaşmıştı, dışarıyı göremiyor ardındaki karanlığa dönmek istemiyordu, son gücü ile kendini kapıdan dışarı attığı sırada kendini tiyatronun dışında bekleyen Ceren’le çarpışırken buldu.

Sinirle arkasını dönen Ceren, Taylan’ı görünce rahatlamış ve –“bunu kasten yaptığınızı düşünmeye başladım Taylan Bey” demişti. Taylan hızlıca nefes alıp veriyor, endişe ve korku dolu gözler ile bakıyordu. Terlemişti ve nerede olduğunu bilmiyordu. Bir şeyler söylemesi gerektiğini fark etti.-“merhaba” diyebildi zorla. Üzgünüm ama oyunu kaçırdınız diyecek gibi olduğu sırada Ceren –“oyun başlayana kadar şurada bir kahve içelim mi?” deyince Taylan saatine baktı ilginç bir şekilde saat 6.45 di ve anca evden çıkıp 15 dakikada buraya gelebilirdi!

Bu yaşadıklarına bir anlam vermeye çalıştığı sırada eli ile “önden buyurun” dercesine eli ile işaret etti. Cafe’ye oturduklarında Ceren, Taylan’a hangi kitabı getirdiğini sordu. Taylan o saniye kitabı Yer Göstericiye verdiğini anımsadı. Birden bire üzerini yoklayarak kitabı aradı, anlam veremediği olayların içinde olduğundan ne yapıp yapmadığını tam olarak bilemezken kitabı paltosunun cebinde buldu.

Bu esnada ben zaten buraya gelmiş burada çay içmiştim ama bu iki saat önceydi! Fakat iki saat önce da aynı saatteydim! Tanrım, ne oluyor bana? Diye düşünürken Ceren kendi kitabını masaya koydu, bu esnada gelen garsona iki sade Türk kahvesi dedi. Öğlen içtiklerinin aynısının siparişini verdi. Bu sırada garsonun beyaz bıyığı bir yerlerden tanıdık geldi.

“Bir dakika bu adam tiyatroda bana yer gösteren adam değil mi?” pardon siz Asrın’da çalışmıyor muydunuz? Diye sordu garsona. Garson,

-“delikanlı ben buranın emektarıyım, yıllardır burada çalışıyorum, dede derler bana! bu arada sanırım bu kitabı arıyorsun, Hanımefendiyi beklerken burada unutmuşsun. Arkandan çocuk yollamıştım ama kalabalıkta seni bulamamış” dedi.

Taylan şok olmuştu aptalca bir sırıtma takınarak, Cerene döndü ve “biraz erken gelmişim galiba” dedi.

Kahveler geldiğinde garson, -“kızım beni yanlış anlamayın, getirdiğiniz kitaplardan anladığım kadarı ile sanırım “uçurtmanın kalbine” gidiyorsunuz, çok güzel bir oyundur. Umarım birbirinizin kıymetini bilirsiniz. Bu arada kahveleriniz benden olsun” diyerek oradan uzaklaştı.

Laf lafı açarken, “hanım” ve “bey” gibi nezaket kelimeleri yerlerini Taylan ve Ceren gibi samimiyet sınırlarına getirdi. Oyunun başlamasına on dakika kala Taylan, kahveler için Dede’ye teşekkür etmek istedi. Yanına gelen garsona

-“dede burada ise bi bakabilir mi? Kahveleri için teşekkür etmek isterim” dediğinde garson çocuk,

-“abi burada dede diye bir garson yok ki!” dedi…

Taylan zaten anlayamadığı olaylar silsilesi içerisinden çıktığından, fazla uzatmadan “peki borcumuz ?” diye sorduğunda –“hesap ödendi abi” cevabını alınca. Ceren ile birlikte tiyatronun yolunu tuttular.

Uçurtmanın kalbi, afişinin önünde, ellerinde okunmuş kitapları ile, birlikte selfie yaptılar. İçeri girdiklerinde Taylan, aşağı indiği asansörün yerinde kocaman bir kapı olduğunu görünce şaşırdı. Gişeye giderek –“pardon burada Dârı Celal Salonu var mı? Diye sorduğunda, -“yok efendim” cevabını aldı.

Taylan ellerinde kitap olan izleyicilerin salona girdiklerini görünce rahatlıyordu ama bir yandan da kendi yaşadıklarına anlam vermeye çalışıyordu. Salonun kapısında, okunmuş kitaplar alınıp öylece salona giriliyor içeride insanlar kendi yerlerini buluyorlardı. Bu sosyal toplum projesi olarak organize edilen bir oyundu. “Amaç okunmuş kitapları, kitap erişimi olmayan çocuklara ulaştırmak. Kitapsız okul ve kütüphanelere göndermekti. Ne tiyatro ne oyuncular para almıyordu. Parasal bir yardım yapılmıyor ne güzel değil mi?” dedi Ceren.

Koltuklarına oturduklarında, oyunun başlayacağını haber veren gong sesi ile Taylan Ceren’in elini sıkı sıkıya tuttu. Ceren utancından kızarmış ama Taylan’dan da hoşlanmıştı. Salon karardığında Taylan cerene dönerek,-“Ceren elimi hiç bırakma olur mu?” dedi.

SON

Hikmet SAVATLI |The Wisdom