‪#‎SURUC‬

Hikmet Savatlı - 21 Temmuz 2015

Kaos

Hikmet Savatlı - 21 Temmuz 2015

Midilli

Hikmet Savatlı - 21 Temmuz 2015
Merhem-ve-Mermi-İzleri
people_children_kid_on_the_beach___children_012824_2
midilli

Bir bayram tatilini daha damaklarımızda ve ruhumuzda muhteşem lezzetler bırakarak evimize geri döndük. Sevgilim sağ olsun bizleri (ben ve oğlumuz) çok güzel gezdirdi. İster gurme gezisi de, ister dinlence de, ister yeni keşifler de ne ararsan bu dört günlük tatilde hepsi mevcut. İzmir’den araba ile Ayvalık’a, oradan Midilli Adasına yapacağımız yolculuğumuz sırasında sevgilimin yaptığı çalışmalar sayesinde en güzel yerleri gördük ve en şahane yemeklerden tattık.

1.GÜN

16 Temmuz 2015 günü 18 feribotu ile Midilli (Aren Ege’ye göre Midimidimidi) Adasına gidebilmek için Ayvalık deniz hudut kapısının önündeki izdihamın içine girdik. Havasından ya da suyundan mı bilinmez yer Türkiye olunca Yunanlılar dahil hurra vaziyette kapılara dayanan turist adayları pasaport kontrolünden geçmek için birbirlerinin ensesine nefes vererek pasaport kontrolünden geçme çabası içerisine girdik.

Bebekli seyahat eden insanların düşünülmediği ve şartların onlar için daha da bir zorlaştırıldığı ülkemde, pis kokular ile vıcık vıcık sıcak bir havada o izdihamın içine girmek inan çok sıkıcıydı. Hem bebekli hem valizle olmamıza rağmen bir Allah’ın kulu bize yardım etmezken genelde “ben geçeyim de gerisi mühim değil” tarzı ile koşarak gemiye gider vaziyetteydiler.

Ege’nin eşyaları Sevgilim ve benim eşyalarımdan fazla olduğundan iki valiz ile gemiye doğru yardım almadan gidiyoruz. Kan ter içinde valizleri bebek arabasını bir köşeye koyup yaklaşık 2 saat sürecek yolculuğumuz için feribotun kalkmasını bekliyoruz. Dört gemi aynı anda kalktığı için varış noktasında ne yaşayacağımızı tahmin edebiliyor olman gerekli.

Start verildi ve turistler pasaport kontrolüne doğru olağanca hızları ile koşmaya başladılar.

Bu sırada grup bile olsan biri yere düşerse üzerine basarak onu geçecek mantalitede insanlar ile aynı yerde olduğumuzu hatırlatmak isterim. Genlerimizde olan sıra kapma, öne geçme ve bilimum çakallıktan sonra Midilli’ye resmi girişimizi yapıyoruz. Sevgilim eşyalarımızın fazla olacağını bildiğinden yürüyerek üç dakikalık bir mesafede şehri gören harika bir otel ayarlamış. Hemen eşyalarımızı bırakıp egenin kıyafetlerini değiştirip kendimizi sokağa atıyoruz.

Akşam serinliği yüzümüze vururken, adım başı Türkçe tabelalar bize yurt dışında olduğumuz hissinden uzaklaştırıyor. Oturduğumuz her yerde bize ait olan belirli hareketleri görünce kim Türk kim değil anlaşılıyor. Örnek verelim; bir kaldırımda bebek arabası ile giderken karşıdan gelen yaya/araba durup seni bekliyor, yol vermeye çalışıyorsa bil ki o bir Yunan (hani oradayız diye); eğer, üzerine doğru geliyor, seni yok sayıyor görmezden geliyor, bi de orada fazlalıkmışsın gibi “cık cık cık” yapıyorsa bil ki o bir Türk!

Panellinion Cafe: Eski bir Osmanlı Bankası şubesiymiş zamanında, içerinin harika bir mimarisi var, insanın tarih içerisinde kaybolası kafasından hikayeler uydurası geliyor. Ben her Yunanistan gezimizde dondurmalı frappe mutlaka içerim, sonuçta anavatanı, sevgilim Türk/Yunan kahvesini ister. Burada kim kimindir tartışmasına gerek yok, sonuçta ne yapıyorsan keyfini çıkartman lazım. Kahve senin olsa ne olur olmasa ne olur? Dolunayda bu kahveyi fondipleyip “Türk kahvesi ulan!” diye ulumayacağımıza göre!

Tabi medeniyetin hali bir başka, Türklerden kurtulduğun vakit medeniyetin nasıl bir şey olduğunu, yurtdışında insanların birbirlerine ne kadar saygılı olduğunu görüp hayran hayran bakıyorsun. Bir kafeye oturtup alelade bir kahve bile söylesen yanında bir dilim kek ve su ikram olarak geliyor. Memleketimizde, şark kurnazı olduğumuzdan, kahvenin yanında pudra şekeri ile zenginleştirilmiş yoktan çok, diş kovuğuna kaçacak büyüklükte bir lokum ikram ederek jest yaptığımızı sanıyoruz.

  1. GÜN

Kahvaltının ardından şehir turunu gündüz gözü ile yapıyoruz Ermou Caddesi üzerinde geceden keşfe çıktığımız yerleri bir dolanıp değişik bir şeyler var mı? Diye dolanarak Agios Therapon kilisesine çıkıyoruz. Yürüyerek ilk keşifleri yaptıktan sonra arabamızı almak için AVIS’in yolun tutuyoruz.

Daha önceden içinde bebek koltuğu olan bir araba kiraladık. Oğlumuzun iki yaşında olduğunu söylememize rağmen bebek koltuğu daha büyük bir çocuğa göreydi, hani bulduğumuza şükür ama en az beş altı defa iki yaş koltuğu istemiştim. Demek ki ne kadar dünya çapında bir şirket olsa da AVIS bu konuda biraz umursamaz!

Araba kiralayanlar için ayrıca genelde ful depo ile teslim edilen araçlar Midillide ¾ depo ile teslim ediliyor, en son yakıt koyarken ayarı tutturamayasın diye yapılmış bir kurnazlık o konuda dikkat edin derim.

Tabi yine Türk vatandaşlarının buralar bizim ulan! Tavrı ve saygısızlığı bizlerin canını sıkıyor ama dalga geçip gülüyoruz, niyetimiz insan terbiyesi değil eğlenmek. Arabamızın kontrollerini yapıp teslim aldıktan sonra (navigasyon cihazı nedense bulunmuyormuş!) eski sistem haritamızı açıp gideceğimiz güzergaha belirleyip Plomari’nin yolunu tuttuk. Barbayanni’nin (Uzo) fabrikasına uğrayıp üretim ve tarihini inceleyip sonrasında denize gireceğiz…

Sevgilim ile birlikte mavi etiketli Barbayanni’yi çok sevdiğimizden fabrika gezisinden çok zevk aldık (fabrika gezisi yada fabrika satış mağazası mı orası meçhul). Fabrikayı gezerken Barbayanni’nin torunu ile tanışacağımızı sohbet edeceğimizi hiç düşünmemiştik. Hatta sohbeti koyultarak dünür olmaya karar verdik. Aren Ege’ye Barbayanni’nin torununun 20 günlük kızını istedik. Hayırlı uğurlu olsun J

Taverna Axibada: Plomari’nin merkezinde kartal yuvası gibi, kapısındaki gergili ipte güneşte kurutulması için asılan ahtapotların olduğu bize göre klasik bir yunan lokantası. Önden yunan salatası söyledik, ama yunan standartları içinde çok düşük kalan salatayı, şöyle didikleyip bırakıyoruz. Plomari’de gittiğimiz bu yer için Sardalye ve karışık ot tabağı mutlaka yenmesi gerekenler arasında bunu notlarınız arasına alın. Ayrıca kalamar ve ahtapot da çok lezzetliydi, şahsen ben şarap soslu ahtapota bayıldım.

Yemeklerimizi yedikten sonra Agios İsidoros plajına doru yola koyuluyoruz. İki yaşına henüz basmamış Aren Ege; “Ege denize girecek!” diye bağırırken bizler şezlong bulmuş deniz, plaj ve tatilin keyfini çıkarmaya başlamıştık. Plaj ve deniz taşlık olmasına rağmen soğuk su sevenler için harika bir yer. Diğer adalarda olduğu gibi hemen derinleşen denizin karakteristik özelliği burada da varlığını sürdürüyor. Ege en sevdiği oyunu (insanlara taş ve kum atmaca) oynamaya başlayınca bu limanda zamanımızın dolduğunu anlıyor ve otelimize gitmek üzere arabamıza gidiyoruz.

Otelde biraz dinlenip Ege’nin ihtiyaçlarını giderip duş aldıktan sonra akşam yemeği için Kuzey Limanı dedikleri yere gidiyoruz. Yürüyerek 15 dakika gibi bir mesafe olsa da ben araba ile gitmenizi öneririm bebek arabası ile o yokuşlar ne çıkılır ne de inilir.

Refenes: Kuzey limanında sıra sıra bulunan mekanların en sonuncusu, fonda klasik bir yunan müziği; saat 11’e gelmesine rağmen kalabalık masalar… Gündüz olsaydı denizin harika görüntüsü de fondaki yerini alacaktı, ama bize sesi bile yetti. Günün temposuna ayak uyduramayan ege hala “ege denize girecek!” uyku ile bağırırken sızdı gitti. Sevgilim ile İki Mythos söyledik, yanında domates soğandan bir salata, öğlen çok beğendiğimiz ot salatası, tütsülenmiş uskumru ve yengeç salatası söyledik. Bu benim hayatımda yediğim en iyi yengeç salatası olurken Sevgilim uskumruya bayıldı.

3.GÜN

Evet, tatilimizin bu gününde, Molivos’a (Molva)doğru yola çıkacağız ve yol üzerinde Mantamados’a  Taksiarhis Mihail Kutsal Manastırına (melek Taburlarının Kumandanı) uğrayacağız. Manastırın girişindeki dev uçak heykelinin zamanında bir helikopter kazası sırasında kurtulursak böyle bir adak yapacağız 7 kişinin 2 yıl maaşına dokunmadan biriktirdikleri ve üzerlerinde adı yazılı bu uçağı oraya koydurduklarını öğreniyoruz. 1879 yılında yeniden inşa edilen kilisedeki en önemli ikon olan Bizans stilinde yapılmış kabartmalı Taksiarhis Mihail ikonudur. Bir rivayete göre toprak ve zamane rahiplerinin kanı ile boyanmıştır. Her kilise ziyaretimizde olduğu gibi mumlarımızı iyi dilekler ile yaktık. Kilise, Cami, Sinagog ve diğerleri… İçinde Allah sevgisi ve inanç olan her insanın içine girip kendince dua edebileceği yerler olduğuna inanıyorum.

Manastırın kafeteryasında benim çocukluğumda yediğim gibi lezzetli lokmalar satılıyor. Midemde az bi yerim olsaydı bir tabak daha yiyebilirdim. Bunun yanında üzerine bal ve ceviz koydukları bir de yoğurtları var. Yedikten sonra yoğurt kanlıca da mı yenir midilli de mi yenir bir daha düşünürüz…

 

Gezilecek yerler çok olduğundan tekrardan yola koyuluyoruz. Dolambaçlı, dar gibi yollardan yılan gibi kıvrılarak deniz kenarına iniyoruz. Bu arada adanın her tarafında Vietkong gibi karşına çıkan Suriyeli mülteciler yol kenarlarında gruplar halinde bir yerlerden bir yere gitmeye çalışıyor. Tabii hali ile bir yanımız korkup ürperirken diğer yanımız acıma duygusu ile karmaşık duygular yaşıyoruz.

Skala Skamnia’ya geldiğimizde burasının Panaya Gorgona(Meryem Ana) Kilisesi etrafında küçük bir koy olduğunu görüyoruz. Üç hediyelik eşya dükkanı, Mouria tou Myrivili ve başka bir restoran arasından adını daha önce duyduğumuz Dut’un Altına oturuyoruz.

Sağımız solumuz Türkler ile çevirili, dolayısı ile istememekte sanki bizim masamızda dönen bir sohbet varmışçasına konuşmaların içindeyiz. Hatta birbirini tanımayan iki masa yemeğin sonunda adayı beraber gezme kararı aldı bile denebilirdi.

Mouria tou Myrivili: Önden yine Egenin değişi ile “tes” normalde domates ve soğan olan bir salata söyledik, bize Yunan Salatası getirdiler. Değişmesini beklerken Barbayannilerimiz geldi. Yunanistan demek uzo demek, eh sevgilim var oğlum var ama araba da var bi kadeh parlatırım diye düşündüm. Ama servis o kadar kötüydü ki 5 tane zeytin ve bir ekmek ile uzo ne kadar keyifli olur sen düşün! Sonunda ıstakozu avlamış ve pişirmeyi başarmışlardı. Gelen ıstakoz standartların altında, kurumuş ve keyifsizdi. Bununla birlikte ıstakoz yemek için gerekli araç ve gereç eksik gelmişti. Kendimizi Molivos’a sakladığımızdan fazla da yemek yemek istemiyorduk işin açıkçası! Gel gelelim ıstakozun hayal kırıklığı, servisin yavaşlığı, gelen yemeklerin yanlış gelmesi Dut’u batasıca dedirtti…

Biz kurumuş hayal kırıklığımızı yerken Aren Ege Karpuz (kaapüs) yemek istedi. İngilizce, Türkçe ve yunanca karpuz istedik ama o karpuz hiç gelemedi, sanırım hala bostanda sulamasını yapıyorlar seneye gidersek eğer uğrayıp tüm karpuz alırız herhâlde!

Muhtemelen hesap için formül geliştirmesi beklenen bir yunan matematikçinin doğumunu bekliyor olacaklardı ki, ikinci söyleyişimizden on dakika sonra içinde yemediğimiz şeylerin yazılı olduğu bir hesap geldi Aksilikler olabilir, hani mekanın tüm masaları dolu olur da idare edersin gibi bir durum yok, kalabalık bir saat değil, her şey yanlış, halimizden anlamış olacaklar ki, rüşvet olarak Ege’ye dondurma (dodurma) bizlere helva getirdiler. Dondurmayı çok seven oğlum kaşığı bile yedi en son, ben helvanın görüntüsüne bakarak çatalı bile kıpırdatmadım, sevgilimin bu yenmez demesi ile birlikte kalktık.

Dolana dolana, dağların ve tepelerin ardından Molivos’a (Molva) geldik. Bir dağın üzerine kurulmuş bir kale ve etrafındaki taş evlerin olduğu Çok güzel bir kasaba. Uzaktan görünüşünü çok beğendiğimi söylemem ile birlikte Sevgilim’den buranın UNESCO tarafından koruma alındığını öğreniyorum.

Önce kaleden başlamak gerekiyor fakat biz bebekli gezginler için o bebek arabasını kaleden aşağıya merdivenlerden, öğle vakti sürmek imkansız gibi geldi. Standart geziler bu yönde yapılıyormuş, tur otobüsleri turistleri burada indiriyor, aşağıdan topluyormuş. Araba ile kalenin tepesine çıktık, harika bir manzara vardı. Aren Ege tüm yolculuklarda uyuduğu için resimlenme etabında yoktu. Hava sıcak ve karnımız zil çalıyordu. Liman lokantalar tarafından sarılı küçük bir marinaya sahip. Tarih kokan daracık ve dik yokuşların olduğu Molivos’ta arabayı koyacak bir yer bulduktan sonra The Octapus’a gidiyoruz.

The Octapus: Türkçe menüsü olması sebebi ile bir rahatlık veriyor. Denizin kenarında bir masaya yerleşiyoruz. Adanın geleneksel Ladotiri Saganaki’sinden tuzlanmış uskumrusundan, sirkeli ahtapotundan, haşlanmış taze fasulyesinden ve kabak çiçeği dolmasından söylüyoruz. Fasulye ve uskumru birlikte çok güzel oluyor ama kabak çiçeği dolması inanılmaz bir lezzet. Mutlaka denemeni öneririm. Sirkeli ahtapot için ben sirke sevmediğimden o kadar tutmadım, fakat sirke sevenlerin hastası olacağı derecede boğaz yakan o tadı ile gayet güzel olduğunu da eklemeliyim.

Burada yedikten sonra hediyelik eşyacılardan ikinci turu yaptıktan sonra Petra’ya doğru hareket ediyoruz. Duruma göre denize gireceğiz ve geç olmadan otele döneceğiz. Saatin geç olduğunun farkındayız güneş batış sürecine girerken, sevgilim kendini soğuk sulara bırakıyor. Bu sırada biz de Aren Ege’nin en sevdiği oyunu oynuyoruz (saçımdan kumları ayıklamak en zor işti). Sonradan ben de denize girecektim fakat havanın soğuyabileceğini, Ege’nin hasta olmasını istemediğimizi ve benim uyuşukluğumu düşünüp yola koyulmaya karar veriyoruz.

Otelde biraz dinlenip Ege’nin ihtiyaçlarını giderip duş aldıktan sonra kendimizi yeniden sokağa atıyoruz, bu sırada Yunanlılar bankamatiklerin önünde üçer beşerli sıra halinde günlük €60 limitlerini çekmek için bekleşirken biz tatlı yiyip kahve içebilmek için bir yerler bakınıyorduk.

Sevgilimin önsezilerine her zaman güvenmişimdir, oturduğumuz yerden onun keyif alması benim için önemli. Gyro yeme arzum var ama takatim yok kahve iyi bir fikir gibi gelmesine karşın gram yer olmayan midem ile çelişiyorum.

Kitchen 19| Meli diye bir pastanede iki aşık bir yunan baklavasını, midelerimizde son imdat diyen noktaya sıkıştırıp ilk gece oturduğumuz Panellinion’a doğru gidiyoruz. Birer Türk/Yunan kahvesi içip midelerimizi bastırdıktan sonra bu günü de mutlu bir şekilde bitiriyoruz.

  1. GÜN

Her güzel tatilin bir sonu olduğu gerçeği ile yüz yüze gelmek, hayatın koşuşturmasına tatil yorgunluğunu da ekleyerek kaldığımız yerden devam edeceğimiz için üzgünüz. Günlerin yorgunluğunu sabah 9 gibi kalkıp yatakta Ege ile kudurarak atıyoruz. Akşam döneceğimiz için valizlerimizi topladığımızdan kafamız rahat kaliteli vakit geçiriyoruz.

Tabi bayram dönüşü, geliş hengamesinin dönüş episodu için “Amaan n’olacak döneriz işte!” diyecek kadar rahattık, ta ki adaya geldiğimiz tur şirketi, yoğunluk nedeni ile ek sefer koyduğunu ve dönüş programını yeniden düşünmemiz gerektiğini söyleyen kısa bir mesaj geçinceye kadar. Kafamızda sorular vardı. Ege’nin kahvaltısını yaptırmıştık ama keyif esnasında biz kahvaltıyı kaçırmıştık. Kendimizi sokağa atalım dedik ve bebek çantamızı, kırmızı Stokkemiz ile midilli sokaklarına attık kendimizi. Otele yakın bir Frozen Yoghurt’cuda bir şeyler yeriz diye düşünüyorduk ki Gyro arzularım tavan yaptı. Meeting beni çağırıyordu…

Dönercinin önünde sevgilimin aslında bir yer daha var demesi ile rüzgar başka bir yöne döndü. Bir yanda her Yunanistan gezisinde yiyebileceğim bir yemek diğer yanda midilli adasından başka bir yerde bulamayacağım başka bir lezzet dünyası J

Kalderimi: Ermou caddesinden denize çıkan ara sokakların içerisinde tipik bir yunan tavernası. Gündüz olmasına rağmen kalabalık denecek kadar dolu ama biz kendimize bir yer bulmayı başarıyoruz. Gelsin Mythoslar, Yunanistan’ın son saatleri bunlar diyerek önden iki bira istiyoruz. Fasulye Piyaz, yengeç salatası, yunan usulü ahtapot, salata ve yaprak sarması söylüyoruz. Yunanistan’ın dev Fasulyesi ile yapılır sandığımız piyaz aslında bizimkinin aynısı, tat olarak son derece lezzetli bulduğumuzu söylemeliyim. Yengeç salatası içinse ne yazık ki Refenes’ten sonra bir hayal kırıklığı olduğunu üzülerek belirteyim. Yaprak sarmasının üzerine limon, un, su ve netses’den bir sos hazırlayıp üzerine döküp servis ediyorlar. Muazzam bir tat. Hani sos olmasa, süzme yoğurt söylesem evde sevgilim yapmış sanırım! Öyle güzel…

Saat 13’e yaklaşırken Sevgilim acaba erken gitsek mi? Dedi. 14’e yetişebilir miyiz ki diye düşünüp hemen hesabı istedik. koşar adım otelden valizleri aldık, arabayı teslim ettik ve kendimizi feribota attık! 13.50 de gemi egenin mavi sularına bizim tarafa doğru yol alırken oğlum;

-“baba! Bak, deniz” diyip ardından “ege denize gircek!” diye neşe ile gülüyordu. Ben mutluydum sevgilim mutluydu. Yüzlerimizde bir gülümseme ile Ayvalık kıyılarına yanaşırken insanın doğa için ne kadar tehlikeli bir canlı olduğunu; güzelim doğayı, koca koca beton bloklar ile, nasılda iğfal ettiğini görünce bu adalar iyi ki bize geçmemiş diye daha da bir sevindik. Kalabalığa girmeden rahat bir şekilde kontrolden geçtik. O kadar rahat ve sakindi ki deniz hudut kapısının kafesinde bir Ayvalık tostu bile yedik. (kötü aman ha yeme)

Son olarak bir Ayvalık’a araba ile gidip arabayı nereye koyacağın konusunda bir bilgi vereyim, benzincinin karşısındaki otopark!

Başka bir tatilde görüşmek üzere…

Ayşın AKYARLI SAVATLI | #mylittletouristguide ‘ya bu harikulade gezi için sonsuz teşekkürlerimi sunarım.

Hikmet  SAVATLI | The Wisdom| Gourmet de débutant